Anti-Emperyalizm – Mutlak Bir Buyruk Mayıs 2013

Leave a comment

05/07/2018 by socialistfight

 

death

 

Ya da 1857 ve 2013’deki “Medeniyet Tacirleri” 

https://socialistfight.com/2018/06/08/anti-imperialism-an-absolute-imperative-may-2013/

https://socialistfight.files.wordpress.com/2013/08/in-defence-of-trotskyism-no-5.pdf

1857’de Fredrick Engels Çinli anti-emperyalist isyancıları savunmak için şunları yazdı:

“Çinlilerde şimdi 1840 ‘tan 42’ye kadar devam eden savaşta gösterdiklerinden açıkca daha farklı bir ruh var… [1] Yollarına çıkan her yabancıyı kaçırıp öldürüyorlar. Yabancı ülkelere göç eden en vasıfsız işçiler her bir göçmen gemisinde sanki anlaşmışcasına isyan ediyorlar ve gemiyi ele geçirmek için savaşıyorlar ve teslim olmak yerine denizin dibini boylamayı ya da alevler arasında can vermeyi tercih ediyorlar… Savunmasız şehirlere bombalar atan ve cinayete tecavüz katan medeniyet tacirleri, sistemi korkak, barbar, gaddar olarak tanımlayabilirler ama Çinliler eğer isyanlarında başarı elde ederlerse, bu tanımlamaların bir önemi kalır mı? İngilizler Çinlileri zaten barbar olarak tanımladıkları için, Çinlileri şimdiki isyanlarındaki barbarlıklardan elde ettikleri faydalardan mahrum bırakamazlar. Eğer Çinlilerin adam kaçırmasını, pusularını, gece yarısı katliamlarını korkakça olarak adlandırıyorsak, medeniyet tacileri unutmasınlar ki kendi tabirlerine göre Çinliler’in olağan savaş yöntemleri Avrupalı yıkım tekniklerine karşı koyamaz.

Kısaca, yiğit İngiliz basını gibi Çinlilerin korkunç gaddarlıklarını ahlaki açıdan değerlendirmek yerine, Çinliler için bu savaşın ‘pro aris et focis’ (tapınaklarımız ve ocaklarımız için) yani ülkenin temellerini korumak amacıyla yürütüldüğünü, tüm ezici önyargısına, aptallığına, öğrenilmiş cahilliğine ve titiz barbarlığına rağmen bu savaşın Çin milliyetinin savunulması için gerçekleştirilen bir halk savaşı olduğunu benimsememiz gerekir. Ve isyan eden bir milletin halk savaşında kullandığı yöntemler, ne çoğunluk tarafından kabul gören savaş kurallarıyla ne de herhangi bir soyut standart ile karşılaştırılabilir. İsyan eden bu milletin savaş yöntemi ancak bu milletin medeniyet seviyesine göre değerlendirilebilir.” [2]

Çağdaş medeniyet tacirleri

Ve geldik çağdaş medeniyet tacirlerine. 3 Kasım 2010’da yayınlanan bir makalede, İşçi Özgürlüğü İttifakı ve seleflerinin uzun zamandır gurusu olan Sean Matgamna, sosyalistlerin herhangi bir ABD ya da diğer emperyalist ihlal savaşlarının kurbanlarını savunmasının ahlaksızca olacağını söylüyor. Listede Kore, Vietnam, Cezayir, Yugoslavya, Irak ve Afganistan ve benzeri ülkeler bulunuyor. Çünkü ABD saldırılarının kurbanları korkunç ahlaksız hainlerin liderliği altındaydılar (tuhaftır ki, saldırılardan hemen önce ve saldırılar sırasında onların kan donduracak şekilde kötü olduklarının farkına vardık). Makalenin sonuna kadar anti-emperyalizm ifadesinin tırnak işareti içerisinde kullanıldığı dikkat çekiyor, çünkü, tabii ki onun rakipleri yapmacık (“kitsch”) yani gerçek anti-emperyalizmin ne olduğunu anlamayan anti-emperyalistlerdir ve şimdi bize bunların hepsini düzgün bir şekilde açıklayacak. Daha da ileriye gidiyor ve barış yanlısı “Stop the War” ( Savaşı durdurun) hareketini Emperyalist şövenist kitlesel medya ile uygun adım ilerleyen ve yeterince emperyalizm yanlısı propaganda üretmeyerek gizlice emperyalizm karşıtlarını desteklemek ile suçluyor.

Sonra sorunun ne olduğunu anlatıyor:

“Bu dünyada, ‘sömürge karşıtlığı’ nın artık unsurları, işçi sınıfı sosyalist anti-emperyalizm için ikincil ve önemsiz bir hale gelecektir. Aksi takdirde, “anti-emperyalizm”, baskın kapitalist güçlere karşı olan herşeyin destekçisi haline gelir ve İran ve Irak gibi daha zayıf ve güçsüz emperyalizmler ve bölgeseler emperyalizmlerin yanında saf tutar. [3]

Dilin akıllıca kullanılışına dikkat edin. Baskın emperyalist güçler, basit bir şekilde ‘kapitalist güçler’ haline gelmiş ve Emperyalist saldırının yarı-sömürgeleşmiş kurbanları ‘İran ve Irak gibi daha zayıf ve güçsüz emperyalizmler ve bölgeseler emperyalizmler’ olarak tanımlanmış.

Eğer Emperyalizm’e değineceksek, önce onun ne olduğunu bilmek yararlı olacaktır. Sean bu konuda bize yardımcı oluyor ve Emperyalizm ve anti-emperyalizmin ne olduğunu açıklıyor:

Eski sömürgeciliğin sona ermesinden sonra emperyalizm ne anlama geliyor? Öncelikle kapitalist dünya pazarının işleme tarzı anlamına gelir. Peki, şimdi anti-emperyalizm nedir? Anti-emperyalizim işçi sınıfı anti-kapitalist devrimidir! Şimdi ABD’de “serbest ticaret emperyalizmine, ekonomik güce ve askeri darbeye karşıt” olan tek makul, ciddi ve gerçek “anti-emperyalizm” işçi sınıfı anti-kapitalizminden ayırt edilemez durumdadır. [4]

Pekala, yoldaş Sean, bu cevap için sana sıfır puan. Lenin bu ifadeyi şöyle tanımlıyor ve konuyu yarımyamalak açıklamış kişileri ele alıyor:

Sol kanat ile olan tartışmasında Kautsky, emperyalizmin “sadece bir dış politika” (yani, ilhak) olduğunu ilan etti ve belirli bir ekonomik evreyi ya da seviyeyi kapitalizmin gelişimi içerisinde emperyalizm olarak tanımlamanın yanlış olacağını söyledi. Kautsky yanılıyor. Tabii ki, kelimeler hakkında tartışmak münasip değildir. Emperyalizm “kelimesinin” bu anlamda ya da başka bir anlamda kullanılmasını siz yasaklayamazsınız. Fakat, eğer bir tartışma gerçekleştirmek istiyorsanız, ifadelerinizi eksiksiz olarak tanımlamalısınız.

Dış politikayla iç politikayı karşılaştırmak şöyle dursun, “dış politika”yı genel politikadan ayrı tutmak özünde yanlış, Marksizm karşıtı ve bilime aykırıdır… Genel anlamda demokrasinin “olumsuzlama”sı olan emperyalizm, aynı zamanda milli davalarda da demokrasinin “olumsuzlama”sıdır (örn., milli özerklik): demokrasiyi ihlal etmeye çalışır.

Ekonomik olarak, emperyalizm… üretimin böylesine büyük devasa boyutlarda olduğu ve serbest rekabetin tekelciliğe yol açtığı kapitalizmin gelişiminin en yüksek aşamasıdır. Bu emperyalizmin ekonomik özüdür. Tekel kendini, kartel olarak, devasa bankaların gücü ile, ham madde kaynaklarının tümünü satın alarak, banka sermayesinin zenginleşmesiyle ifade eder. Herşey ekonomik tekele bağlıdır. (vurgumuz) [5]

Ekstra karların kırıntıları

Emperyalizmin kendi sahte tanımını icat ettikten sonra, ezileni ezen ile, balinayı küçük bir balıkla aynı kefeye koyacak ve böylece tüm Emperyalist yırtıcı savaşlarda tarafsız bir pozisyon alabilecektir. Emperyalizme karşı çıkmalıyız çünkü bunu yapmamak, şovenist bir tavır benimsemek ve Emperyalist yanlısı olmak anlamına gelir. Neredeyse yüz yıl önce Karl Kautsky’nin bu görüşüne karşı çıkan Lenin, bu meseleyi şu şekilde ele almıştır:

İşçilerin ezici ve ezilen uluslardaki mevcut durumu, ulusal sorunun bakış açısı bakımından aynı mıdır? Hayır, aynı değildir.

“(1) Ekonomik olarak aradaki fark, baskıcı uluslardaki işçi sınıfı gruplarının, bu ulusların burjuvazisinin baskıcı ulusların işçilerini daha fazla sömürerek elde ettikleri ekstra kardan kırıntıları almalarıdır. Bunun yanısıra, ekonomik istatistikler, işçilerin büyük bir yüzdesinin, ezilen uluslardakinden daha fazla “saman patronları” haline geldiğini, ve daha büyük bir yüzdenin işçi aristokrasisine yükseldiğini göstermektedir. Bu bir gerçek. Belirli bir dereceye kadar, baskıcı ulusların işçileri, ezilen uluslardaki işçilerin (ve halk kitleleri) yağmalanmasında kendi uluslarındaki burjuvazinin suç ortaklarıdır.

(2) Siyasi olarak aradaki fark, ezilen ulusların işçilerine kıyasla, politik hayatın birçok alanında ayrıcalıklı bir konuma sahip olmalarıdır.

(3) İdeolojik ya da manevi olarak aradaki fark, onlara okulda ve hayatta, ezilen ulusların işçilerini aşağılamanın ve küçümsemenin öğretilmesidir. Bu, örneğin, Büyük Rusların arasında büyümüş ya da yaşamış her bir Büyük Rusun deneyimlediği bir şeydir.

Bundan dolayı, her yönden, nesnel gerçeklikte ve bireylerin bilinçlerinden ve iradelerinden bağımsız olan nesnel dünyadaki “dualizm”de farklar vardır.

…Gerçek hayatta, Enternasyonel, baskıcı ve ezilen uluslara ayrılan işçilerden oluşur. Eğer eylemi monistik olacaksa, propagandası her ikisi için aynı olmamalıdır. Meseleyi gerçek ‘monizm’in (Dühringian değil), Marksist materyalizmin ışığında ele almamız gerekir.” [6]

Şimdi bu teorinin arkasındaki gerçek sebebi görebiliriz. AWL’nin partideyken İşçi partisi liderleriyle ve RMT’den Bob Crow gibi sol kanat TU liderliyle olan ilişkisi meşrulaştırıldı. Tüm TU bürokratları gibi Crow da İngiliz işçileri için İngiliz işlerinde en yumuşak olan kişidir ve onun arkasında ideolojik ve politik olarak AWL Troçkistleri vardır, çünkü Emperyalizm “her zaman temel düşman değildir”. Eğer devrim yapamıyorsak, en azından iş verenlerin masasındaki kırıntılar bizi bir süre daha ayakta tutabilir,

Ama Sean’ın Emperyalist saldırılara karşı neden Taliban’ı desteklemememiz gerektiğini anlatmak için Lenin’den bir alıntısı vardır:

Emperyalizm de kapitalizm kadar bizim ‘ölümcül’ düşmanımızdır. Bu böyledir. Yine de, hiç bir Marksist unutmamalıdır ki, kapitalizm feodalizm ile karşılaştırıldığında daha ilericidir ve tekel öncesi kapitalizm ile karşılaştırıldığında, emperyalizm daha ilericidir. Bu yüzden, emperyalizme karşı olan her girişimi desteklememeliyiz. Emperyalizme karşı tepkisel sınıfların girişimini desteklemeyeceğiz; emperyalizm ve kapitalizme karşı, tepkisel sınıfların isyanını desteklemeyeceğiz. [7]

Sean, bizim zahmete girip bu makalenin gerisini okuyarak bu önermenin temelini oluşturan fikri keşfetmeyeceğimizi umuyor. Ve sadece bir kaç sayfa öncesini okuyoruz:

Sosyal devrim, ülkelerin çoğunun ve dünya nüfusunun çoğunluğunun kapitalist gelişme aşamasına henüz ulaşmadıkları veya daha yeni ulaştıkları için, tüm ülkelerin proleterlerinin birleşik eylemi olamaz… Sadece Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın gelişmiş ülkeleri, sosyalizm için olgun bir seviyeye gelmişlerdir.” [8]

Bu makale, Lenin’in hala proleteryanın ve köylü sınıfının demokratik diktatörlüğü teorisini savunduğu 1916 yılında, Nisan Tezleri’ni yazmadan önce, Trotsky 1928’de bütün uluslara uygulanabilecek Kalıcı Devrim Teorisi’ni geliştirmeden önce yazılmıştı. 1916’da bir çok ulus henüz ekonomik olarak gelişimin kapitalist aşamasına ulaşmamıştı, fakat politik olarak ticaret yoluyla gerçekleştirilen iletişimin kapsamı, bu ulusların ekonomik olarak daha küresel hale geldikleri ve bunun kendi bilinçlerine politik olarak yansıdığı anlamına geliyordu. Her halükarda, 2010 yılında yer yüzünde gelişimin kapitalist aşamasına ulaşmamış bir ulus kalıp kalmadığını tartışmak saçmadır. Geri kalmış ülkelerde hala bir çok tepkisel feodal ya da feodalizm öncesi fikirler ve kurumlar olsa bile, feodalizm, ekonomik olarak yer yüzünden çok uzun zaman önce yok oldu.

Kendi kendini Troçkist ilan eden sahte Troçkist Sean, bizden iki aşamalı devrimlerin selametini araştırmamızı mı istiyor?

Matgamna şöyle birşey ile karşılaşıyor:

İkinci Komintern Kongresi tarafından hatları belirlenen emperyalizme mi karşıyız? Evet, fakat önemli nokta şu ki, “anti-emperyalizm”, bağlamın dışında, dünya politikasının katı gerçeklerinin dışında, mutlak bir buyruk değildir. Komintern tezleri, “ hem mollaların konumlarını güçlendirmek için girişimde bulunan hem de Amerikan ve Avrupa emperyalizmine karşı özgürlük hareketi yaratmaya çalışan pan-İslamizm ve benzer eğilimlerle mücadele ihtiyacı” üzerinde ısrar eden bir istisna ve düzenleme içerir. [9]

Ama biz anti-emperyalizmin Lenin’in yukarda altını çizdiği bütün nedenlerden dolayı mutlak bir buyruk olduğu konusunda ısrarcı olmalıyız. Suriye’deki mevcut durumu ele alalım. Esad’a destek vermenin karşısında duran bütün argümanlar politik değil ahlaki nedenlerdir. Esad kana susamış bir despottur, bu yüzden ona muhalif olmalı ve düşüşünün yollarını aramalıyız. Obama, Suriye’ye medeniyet getiren modern bir batılıdır, bu yüzden onu desteklemeliyiz – Saçma bir şekilde, Obama’nın, Cameron’ın, Holland’ın, Türkiye’nin Erdoğan’ının, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz Al Saud’un, Katar’dan Hamad bin Jassim bin Jaber Al Thani’nin, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Mohammed bin Rashid al-Maktoum’un, İsrail’den Benjamin Netanyahu’nun Suriye’de hakiki bir devrimi desteklediklerini düşünen sahte solcuları bi yana bırakalım.  Buna karşı olarak, bu desteklerin arkasındaki gerçek motivasyonu ve eğer bu sahte “devrim” başarılı olursa bundan Suriye’nin ve halkının ne gibi bir çıkar elde edeceğini görmek zorundayız. Wall Street, Londra ve Paris Borsası, böylesine mahvolmuş bir toprak parçasından, çok uluslu şirketleri aracılığıyla yıktıklarını tekrar inşaa ederek özelleştirilmiş sağlık hizmetleri ve okullar kurarak ekstra kar elde edebilirler. Ve böylece fakirlikten mustarip olan ve yaşam standartları mahvedilmiş insanlar çok düşük ücretler karşılığında bu kurumlar için çalışmak zorunda kalacaklardır. “Medeniyet-tacileri”nin ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ vaadiyle ziyaret ettikleri her yerde, Irak’ta, Afganistan’da ve Libya’da yaptıkları tam olarak buydu. Bu yüzden Sam Amca’nın cani CIA’leri kendi vekil ordularına sermaye veriyor, cinayet işliyor ve kendi kendine suikast düzenliyor; bunu Wal Street’in ve onun çok uluslu şirketlerinin karlarını sürdürmek için yapıyor.

Alt Emperyalizmin Tepkisel Teorisi

İngiliz emperyalizminin Malvinas için girdiği savaşta Arjantin’e yenilmesini reddeden Matgamna, 1982’de buna bir gerekçe göstermek amacıyla kendi alt-emperyalizm ya da paleo-emperyalizm’in tepkisel teorisini ileri sürdü. Daha sonra, bu meşrulaştırıcı mantrayı, daha önceden var olan ya da o zamandan beri sürdürülen her bir savaş emperyalizmi üzerinde kullanıma sokmuştur. Temel olarak, bu sadece Anarşistler ve ‘Solcu Komünistler’ (Lenin’in ünlü kitabında kınadığı çocuksu hastalık çeşidi) arasında çok popüler olan, bütün ulusların kapitalist olduğunu ve hepsine karşı eşit derecede karşı olmamız gerektiğini, bir kapitalist ulus bir diğerine saldırdığında taraf tutmamamız gerektiğini fakat bütün bu saçmalığa işçi sınıfı ve sosyalist devrim adına karşı olduğumuzu bildirmemiz gerektiğini belirten gerici tepkisel özgürlükçü işçi yanlısı bir kavramın yeniden ortaya çıkarılmasıdır.

Colin Foster, Emekçinin Özgürlüğü 2/2’deki tepkisel görüşten yola çıkıyor:

“Bugün, eski-sömürge ya da eski yarı sömürge ülkeleri, komşularını baskı altına alabilecek bazı askeri mühimmatlara sahipler, fakat göreceli olarak ekonomik nüfuzları az. Eski emperyalizm’in (ya da “paleo-emperyalizm” diye de adlandırılabilir) yöntemlerini kullanıyorlar – Türkiye Kürdistan ve Kıbrıs’ta, Sırbistan Kosova’da, Irak Kürdistan ve Kuveyt’te, Endonezya Doğu Timor’da, Fas Batı Sahara’da, Libya Çad’ta, Etiyopya Eritre’de, Arjantin Falkland’ta… Bu “paleo-emperyalizm”, 19. Yüzyılın sonlarındaki üst emperyalizmin küçük çaplı bir parodisidir. Anti-emperyalist değildir. Büyük güçlerin ekonomik baskısına karşı yenilikçi bir alternatif değildir. Modern “Serbest ticaret emperyalizmi” ve ABD ile, yeni düzenin polis amiri olarak çatışabilir – ya da ast partneri olarak işbirliği yapabilir. Ama ABD ile çatıştığında bile, “paleo-emperyalizm” özgürlüğü ya da ilerlemeyi temsil etmez. Azgelişmişlikten bir çıkış yolu göstermez ya da daha adil ve daha eşit bir dünyaya doğru ilerletmez. Sadece bağımsız işçi sınıfı mücadelesi bunu yapabilir. Ve bu mücadeleyi sürdürebilecek işçi sınıfı eski-sömürge dünyasında sayıca büyüyor ve örgüt haline geliyor.” [10]

Fakat Lenin’in Emperyalizm’i kapitalizmin en üst seviyesi olarak tanımlaması tam olarak şu noktayı vurguluyor; Emperyalizm 1916’da olduğu gibi BASİT BİR ŞEKİLDE sömürgecilik, bir kara parçasının fethi ve Afrika’nın Mücadelesi olarak tanımlanamaz, Emperyalizm Lenin’in söylediği gibi “herşeyin bir birine bağıntılı” olduğu tekel sermayenin finansal ve ardıl ekonomik hakimiyetidir. Bu sömürgecilik ile pekiştirildi, fakat sömürgecilik emperyalizmin özü değildir. Günümüzde askeri müdahaleler kukla hükümdarları zorla kabul ettirmek için başlatılıyor; şimdi politik olarak tasvip edilmeyen doğrudan yönetime ihtiyaç yok. 1960 yılı Birleşmiş Milletler Önergesi 1514, Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlığın Verilmesi Bildirisi, 9 çekimser, 98 kabul oyuyla kabul edildi. Çekimser ülkeler, Avustralya, Belçika, Dominik Cumhuriyeti, Fransa, Portekiz, İspanya, Güney Afrika, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri idi. Çekimser tarafların motivasyonu deniz aşırı mülkiyetken, zavallı Dominik Cumhuriyeti’nin oyunu ancak hor görebiliriz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürgecilikten yarı-sömürgeciliğe geçiş finansal ve ekonomik ilişkileri değiştirmedi. Aslında, sömürgecilik, Büyük Britanya’nın 1690’dan 1890’a kadarki ilk küresel ekonomisinin çağında, İngiliz sanayi ve ticaretinin hegemonyasını kolaylaştırmak için, ele geçirilen bölgelerdeki imalat ve ticaretin bastırılması ile karakterize edildi.

1873-79 Büyük Buhranı’ndan itibaren, özellikle ABD ve Almanya’da, İngiltere (küresel olarak), Fransa ve Almanya’dan Avrupaya sermaye ihracatı ile büyük bankaların ve finans kurumlarının (İngiltere ve ABD) ve tekellerin, kartellerin ve tröstlerin yükselişi başlamıştır.

Bu noktadan sonra Emperyalizm basit bir şekilde ilhak olarak açıklanamaz, fakat Lenin bunu şu şekilde açıklıyor:

“Serbest rekabetin idaresinin bölünmediği eski kapitalizmin tipik özelliği, malların ihracatıydı. Tekellerin egemen olduğu kapitalizmin en son aşaması tipik olarak sermayenin ihracatıdır… Tüm dünya ülkelerine mal tedarikçiliği yapan ve “dünyanın atölyesi” olduğu iddia edilen, bunun karşılığında diğer ülkelerin sürekli ham madde sağladığı İngiltere, 19. Yüz yılın ortalarında serbest ticareti benimsedikten sonra, bütün ülkelerden daha önce kapitalist bir ülke haline gelmiştir. Fakat 19. Yüz yılın son çeyreğinde, bu tekel zaten zayıflamıştı; kendini “koruyucu”vergiler ile koruyan diğer ülkeler bağımsız kapitalist devletler haline geldi. Yirminci yüzyılın eşiğinde yeni bir tekel türünün oluşumunu görüyoruz: ilk olarak, kapitalistlerin tüm kapitalist olarak gelişmiş ülkelerdeki tekelci kurumları; ikinci olarak, sermaye birikiminin devasa oranlara ulaştığı birkaç çok zengin ülkenin tekelci konumu. Gelişmiş ülkelerde muazzam bir “sermaye fazlası” ortaya çıkmıştır… Kapitalizm şuanda olduğu gibi kaldığı sürece, sermaye fazlası belli bir ülkede kitlelerin yaşam standardını yükseltmek amacıyla ya da kapitalistlerin karlarında düşüş yaratmak için değil, geri kalmış ülkelere sermaye ihraç ederek karların artırılması amacıyla kullanılacaktır. Bu geri kalmış ülkelerde kârlar genellikle yüksektir, sermaye azdır, arazi fiyatı nispeten düşüktür, ücretler düşüktür, hammaddeler ucuzdur… Sermayenin ihracatı, ancak yirminci yüzyılın başlarında büyük boyutlara ulaştı. Savaştan önce, üç ana ülke tarafından yurtdışına yatırılan sermaye 175.000 milyon ile 200.000 milyon frank arasındaydı. Yüzde 5’lik mütevazı bir oranda, bu tutarın geliri yılda 8.000 ila 10.000 milyon frank’a ulaşmalıdır – bir avuç zengin devletin kapitalist parazitçiliği adına, dünyanın birçok ülkesinin ve ulusunun emperyalist baskısı ve sömürüsü için sağlam bir temel!” [11]

Bu nedenle, Emperyalist güçlerin Afrika’yı “Diğer güçlere niyetlerini bildirmeden hiç bir ulus Afrika üzerinde hak iddia edemez. Hiç bir topral parçası tam olarak işgal edilmeden resmi olarak sahiplenilemez” temelinde bölüştürtüğü Berlin Konferansı (1884–85) bu tür sömürgeciliğin eski tür sömürgecilikten özünden çok daha farklı olduğunu gösterdi.  Şimdi bu ülkeler, ham maddelerin çıkarılması ve madenciliğin YANI SIRA, bu alanları daha çok ana ürünün çıkarılması formunda ucuz işçiliğe sermaye yatırımı yaparak imparatorluk arayışına girdiler. Aslında bu, sadece Emperyalizmin özünü ön plana çıkardı; bir ulus sembolik bir bağımsızlığa sahip olabilir, fakat bu uluslar, Emperyalizm tarafından milli bağımsızlık aşamasında sömürge günlerinden daha fazla baskı altında olabilirler. Lenin şöyle açıklıyor:

Finans kapitalizmi tekel çağını yarattı ve tekeller her yerde tekelci ilkeleri benimserler: Kârlı ticari faaliyetler için “bağlantıların” kullanılması, açık pazarda rekabetin yerini alır. En sık görülen şey, verilen kredinin bir kısmının kredi veren ülkedeki alımlara, özellikle de savaş malzemeleri siparişlerine ya da gemiler için harcanmasına karar verilmesidir. Son yirmi yılda (1890-1910), Fransa sıklıkla bu yönteme başvurdu. Sermayenin ihracı, böylece metaların ihracatını teşvik etmek için bir araç haline gelir. Bu bağlamda, özellikle büyük firmalar arasındaki ticari faaliyetler, Schilder’in “kibarca” belirttiği gibi “yolsuzluk sınırları” şeklinde bir form üstlenir. Almanya’da Krupp, Fransa’da Schneider, İngiltere’de Armstrong, güçlü bankalar ve hükümetlerle yakın bağları olan ve bir kredi düzenlendiğinde kolayca “göz ardı edilemez” olan firmaların örnekleridir…

Dolayısıyla, finans sermayesi, kelimenin tam anlamıyla, ağını tüm dünya ülkelerine yayar… Sermaye ihraç eden ülkeler, mecazi anlamda dünyayı kendi aralarında bölüştürdüler. Ancak, dünyanın gerçek anlamda bölünmesine finans sermayesi neden oldu. [12]

Bunların hepsi kulağa ne kadar ‘çağdaş’ geliyor. Al Yamamah ile Suudi Arabistan arasındaki silah anlaşmasının bir yolsuzluk skandalı üzerine nasıl sona erdiği örneğine göz atalım:

14 Aralık 2006’da, Başsavcı Lord Goldsmith, soruşturmanın kamu yararı için durdurulduğunu açıkladı. 15 kişilik güçlü ekibin dosyalarını iki gün öncesinden teslim etmeleri emredilmişti. Lordlar Meclisine gelen bildiri şu şekildeydi: Ciddi Dolandırıcılık Bürosu Direktörü, BAE sistemleri ile Al Yamamah arasındaki savunma sözleşmesine ilişkin soruşturmayı durdurmaya karar verdi. Bu karar, hem Başsavcı hem de Direktör’e ulusal ve uluslararası güvenliği koruma ihtiyacına yönelik olarak yapılan beyanlar sonrasında alınmıştır. Bu, kamu yararı ile hukuk üstünlüğü arasındaki dengeyi korumak için gereklidir. Ticari menfaatlere veya ulusal ekonomik menfaatlere ağırlık verilmemiştir.

Başbakan bu kararı “Terör ile mücadele için, daha geniş bir Orta Doğu için, İsrail ve Filistin’e yardım edebilmek için Suudi Arabistan ile aramızdaki ilişki ülkemiz için son derece önemlidir. Bu stratejik önem herşeyden önce gelir.” diyerek savundu. [13]

Emperyalizm ne yapar?

Emperyalizm ne yapar? Emperyalizm, ticarete karşı olan sendikalar, cinayetler, yolsuzluklar ve uyumlu kukla yöneticler aracılığıyla iş gücü maliyetinin düşük tutulduğu yarı sömürge ülkelere yapılan yatırımlardan ekstra kar elde eder. 24 Nisan’da Bangladeş’in Dakka şehrindeki sekiz katlı Rana plazanın yıkılması, Emperyalizmin eylem halindeki en korkunç örneklerinden biridir. 5 Mayıs 2013’te CBC News’ün haberine göre Bangladeş’te yıkılan bir fabrikada can verenlerin sayısı 700’ü bulmuştu (şimdi bu sayı 1,000’i de geçti):

24 Nisan’da gerçekleşen bu kaza, muhtemelen gelmiş geçmiş en kötü giyim fabrikası kazalarından birisi olabilir ve bu kadar çok ölü sayısı olan endüstriyel kaza sayısı çok azdır. Bu kaza, uzun yıllar önce gerçekleşen New York’ta 1911 yılında 146 işçinin ölümüne neden olan Triangle Shirtwaist fabrika yangınından, ve 2012 gibi daha yakın bir zamanda gerçekleşen Pakistan’da 260 kişinin ölümüne neden olan yangından ve aynı yıl Bangladeş’te 112 kişinin ölümüne sebep olan yangından daha fazla can almıştır. [14]

Bundan yarar sağlayan çok uluslu Emperyalist sömürücüler şunlardır: Primark ve Matalan (İngiltere), Mango (İspanya), Benetton (İtalya), Children’s Place (ABD), ve Joe Fresh (Kanada). Bunların arasında en çok yarar elde eden Primark’tır. Ve bu sadece bir fabrika. Bangladeş, Çin’den sonra, metropolit dünyadaki her büyük perakendecinin ucuz kıyaferler için bir kaynak olarak kullandığı ikinci ülkedir. Tommy Hilfiger, Nike, Ralph Lauren, Wal-Mart, Gap, J.C. Penney Co. Gibi markalar, ürünlerinin çoğunu Bangladeş’te imal ederler. 4 Nisan 2012’de Aminul İslam’ın başına gelenlerden gördüğümüz gibi işçileri sendikalaşmaya çalışmak çok tehlikelidir:

Bangladeş işçi hakları aktivisti ve eski giyim işçisi Aminul Islam, geçen hafta Dakka’da işkence gördü ve öldürüldü. Cesedi başkentin dışına atıldı ve geçen Perşembe günü yerel polis tarafından bulundu. Polis raporuna göre, Aminul İslam’ın vücudunda vahşi işkence izlerine rastlandı. Aminul, büyük ihtimalle işçi hakları çalışmaları yüzünden öldürüldü.

Aminul Islam, Bangladeş İşçi Dayanışma Merkezi (BCWS) ve Bangladeş Konfeksiyon ve Sanayi İşçileri Federasyonu (BGIWF) için çalıştı. Son olarak 4 Nisan 2012 Çarşamba günü, yardım istiyen bir işçi ile buluşmak üzere ayrıldığında görüldü. Bir polis aracının dışarda park etmiş olduğunu gören Aminul ve meslektaşı, taciz ya da tutuklamadan korktukları için yerel BCWS ofisini o akşam erken saatlerde kapattı. Aminul’un ailesi ve arkadaşları Cumartesi gününe kadar ona aradı, ta ki eşi yerel bir gazetede Aminul’un vücudunun fotoğrafını görene kadar.

Bangladeş’te sendikacılara ve işçi hakları aktivistlerine uygulanan baskı ciddi bir sorundur ve son yıllarda işçi protestoları bir çok kez şiddete maruz kaldı. Özellikle, 2010’da gerçekleştirilen maaş protestosu, Aminul İslam’ın da dahil olduğu bir çok işçinin ve sendikacının gözaltına alınması ile sonuçlandı. Haziran 2010’da Aminul, Milli İstihbarat Servisi memurları tarafından gözaltına alındı. Aminul’un anlattığına göre, Aminul çok ağır dayaklara maruz kaldı ve onu gözaltına alan kişiler onu yalnızca BCWS’deki meslektaşları hakkında yalan ifade vermeyi kabul ederse serbest bırakacaklarını söylediler. Onlarca işçi liderleri hala isyana teşvik ve benzeri suçlamalarla karşı karşıya; uluslararası işçi ve insan hakları örgütleri bu suçlamaların temelsiz olduğunu savunuyor. [15]

Emperyalizm, yarı sömürge dünyayı, doğal kaynakları için sömürüyor; Emperyalizm, bu yarı sömürge ülkelerin yerli endüstrisini, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi aktörleri ile yok ediyor. Ve Emperyalizm, kendi çok uluslu şirketlerine yerel pazarlarını açmayı ya da ana ürünlerini Emperyalizm tarafından belirlenen fiyattan satmayı reddederek diktelerine karşı gelen uluslara ordularını gönderiyor.

Emperyalizme karşı olan neredeyse bütün mücadeleler, yabancı istilasına karşı halkın duygularını harekete geçiren tepkisel güçler tarafından ya da çıkarları IMF ve Dünya Bankası tarafından korunan büyük finans şirketlerinin ve çok uluslu şirketlerin yarı sömürge dünyasına zorla kabul ettirdikleri ekonomik baskıya karşı direnenler tarafından gerçekleştiriliyor. Tabii ki, onlar bunu yerli burjuvazinin karlarını korunmak için yapıyorlar, fakat biz, Emperyalist çok ulusluların ekstra karlarını kolaylaştırmaktansa, ulusların egemenliklerinin yıkılmaması adına onları desteklemeyi tercih ediyoruz. 2008’de ultra-emperyalizm ve alt-emperyalizm teorilerine karşı çıkan belgelerimizde şöyle yazdık:

Ulusal hükümetlerin rakiplerine karşı kendi kapitalistleriyle nasıl mücadele ettiğini görmek için yalnızca Bretton Woods Intuition’a (BWI); Uluslararası Para Fonu’na (IMF), Dünya Bankası’na (WB) ve Uluslararası Tiracet Örgütü’ne (ITO, Gümrük ve Ticaret Genel Anlaşması’nın devamı niteliğindedir) bakmak yeterli olacaktır. İlk iki BWI, ABD emperyalizminin kontrolü altındadır, fakat yapısal olarak demokratik olmasına rağmen, ITO bile büyük güçlerin baskısına boyun eğmek zorundadır; gündem ve öncelikler onlar tarafından yönetilir. Afrika ve Güney Asya gibi zayıf devlet yapılarına sahip bölgelerdeki IMF / ITO yardım programları, “yapısal uyum” programları ile onların ekonomilerinin kalbini söktü. 1997’deki Asya mali krizinde, IMF anında, bu ekonomilere nüfuz etmek için ABD sermayesine izin veren bir yapısal uyum çözümü oluşturdu. ABD hükümeti ITO’da müzakere eder ve NAFTA (ABD, Kanada ve Meksika arasındaki Kuzey Amerika Serbest Ticaret Birliği) gibi kurumlar kurar, üçüncü dünyanın temel ürünleri üzerinde tarifeler uygular – bunlar işlenirse çok tarifeler daha yüksektir – ve rakiplerini yenmek için kendi tarımını durgunlaştırır. AB’de benzer bir şekilde ilerler, örneğin CAP (Ortak Tarım Politikası), fakat Çin ve Japonya gibi iç çekişmelerine devam eder. Ve onlar en fakir vatandaşlarının refahlarını yok ederken ve büyük emperyalist hükümetler büyük mali kurumların refahı için müdahalelerde bulunurken, Bear Sterns ve Northern Rock onları korumak için millileştirilmek zorundaydı… Hiçbir büyük şirket dünya sahnesinde tek başına faaliyet gösteremez, hükümet desteği gereklidir ve bu desteği sağlayan, kendi lehine uluslararası anlaşmaları ve ticaret bloklarını müzakere eden ve onların adına rakiplerine karşı savaşa hazırlıklı olan “kendi” hükümeti olmalıdır. [16]

Tüm bu teorik yük, ciddi siyasi sonuçlara neden olur; aslında bu, hayatın efendilerine verilen taahhütlerin meşrulaştırılması anlamına gelir. Herkesin bildiği üzere Sean, 2008’de İsrail’in 1,400 Filistinliyi Gazze’de katletmesi üzerine, istisnai olarak “Gazze’deki katliamı durdurun” sloganını değerlendirdi:

“Gazze’de katliamı durdurun” protestosunun baskın teması anlayışla karşılanabilir – eğer Hamas’ın da savaşı durdurması talep edilmezse bu anlayışla karşılanamaz – çünkü diğer türlü bu Hamas’ın ve Hamas’ın İsrail’e karşı gerçekleştirdiği roket savaşının lehine olur. “Katliam” kelimesi bu protestoda, genel halkın yanı sıra, Hamas’ı da dahil etti ve bu protesto bir anlamda Hamas ile, onun roket savaşı ve Gazze halkı üzerindeki baskıcı dini-faşist yönetimi ile dayanışma içindeydi. (vurguluyoruz) [17]

Baskıcının şiddeti ile ezilenin şiddetini aynı gören bu denklem hakkında ne söyleyebiliriz? Hamas, direnişin aciz sembolleri olarak drenaj borularından küçük roketler ateşliyor (ah hayır, şimdi biraz daha iyiye gidiyorlar, ağladığını duyabiliyorum!) ve IDF, ABD tarafından sağlanan son teknoloji bombalarla, savunmasız sivil halkın üzerine binlerce ton yüksek patlayıcılar ve beyaz fosfor yağdırıyor ve ikisini aynı derecede mi kınayacağız? Bu durumda sadece Trotsky’den bir alıntı yapabiliriz:

Kurnazlıkla ve işkence ile bir köleyi zincirlere vuran bir köle sahibi ve kurnazlık ve şiddet ile zincilerini kıran bir köle – rezil hadımların, ahlak mahkemesi önünde bu ikisinin eşit olduğunu söylemelerine izin vermeyin! [18]

Notlar

[1] İngiliz-Çin Savaşı 1840–42; Birinci Afyon savaşı. Engels bunu İkinci Afyon savaşının başında yazıyor– 1856–60

[2] Engels in New York Daily Tribune, Articles On China, 1853-1860,

http://www.marxists.org/archive/marx/works/1857/06/05.htm

 

[3] Matgamna, Sean, The poverty of “anti-imperialism” and today’s left,

(http://www.workersliberty.org/story/2010/11/03/poverty-anti-imperialism-and-todays-left)

 

[4] Ibid.

[5] Lenin, V. I. A caricature of Marxism and Imperialist economism, August-October 1916 Vol 23 Collected Works p. 42 http://marx2mao.net/Lenin/CM16.html

[6] Ibid. p. 55-56

[7] Ibid. p. 63

[8] Ibid. p. 58-9

[9] Matgamna, Op. cit.

[10] Foster, Colin, The politics of globalisation and imperialism today, Workers Liberty 2/2, 2002, http://archive.workersliberty.org/wlmags/wl102/globalisation.htm

[11] Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism,

http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/imp-hsc/ch04.htm

 

[12] Ibid.

[13] Wiki, Al-Yamamah arms deal, http://en.wikipedia.org/wiki/Al-Yamamah_arms_deal

[14] CBC News 5 May 2013, Bangladesh factory collapse death toll tops 620,

http://www.cbc.ca/news/world/story/2013/05/05/bangladesh-death-toll.html

 

[15] Labour behind the label, Bangladesh: Labour rights activist tortured and killed,

http://www.labourbehindthelabel.org/urgent-actions/item/1037-bcws-aminul-murder

 

[16] Gerry Downing, Have Kautsky and Gramsci replaced Lenin; is ultra-imperialism the new world order?  http://www.scribd.com/doc/19117853/Minority-Imperialism-New

[17] Splintered Sunrise blog, Goyisher kop! Matgamna on Gaza,

http://splinteredsunrise.wordpress.com/2009/01/

 

[18] Leon Trotsky, Their Morals and Ours,

http://marxists.org/archive/trotsky/1938/morals/morals.htm

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

WRP Explosion

%d bloggers like this: